GERÇEK

"Kendi varlık gerçeğinin bilincinde olamayanın, başka gerçekleri algılaması olanaksızdır."
İnsan, “gerçek” deyince ne anlar? Gerçek, şey’in aslı, gerçek kimliği, öz varlığı, doğrusu mudur? Bir olayın gerçeğini öğrenmek, doğrusunu öğrenmek olarak düşünülür. Karşıtını irdelersek; doğrusu olmayan, sahtesi, yanlışı diye düşünürüz. Doğru ile gerçek çok yakın iki kavram olarak analiz zorlukları yaşatır insana! Her doğru gerçek, her gerçek de doğru alınabilir mi? Eğer gerçeği, bireysel yaşam süreci kadar geçerli düşünürsek, evet! Ama, hiçbir gerçek, insan ömrüyle sınırlı kalmaz. Gerçek, Tüm Yaşam’ı, yani tüm varoluşlar sürecini kapsar. Bir anlamda evrensel boyutun algılanmasını zorunlu kılar. Evrensellik boyutunu algılamakla olasıdır gerçeğin boyutunu kavramak.. Gerçeğin boyutunu kavramak, insanın ulaşabileceği ciddi bir erdem ve yücelik boyutudur.

İlk düşünen insandan günümüze dek pek çok filozof, düşünür, araştırmacı hep gerçeğin peşinde olmuşlar ama her ne kadar “gerçek” kavramının somut olarak ne olduğunu bilememişlerse de, aramaktan da vazgeçmemişlerdir. İnsanın, bilmediği bir soyut kavramın peşinde olması, bunu anlama, algılama çabası içinde olması ilk bakışta anlamsız gibi durur. İşte insanın en zor’u hedeflediği büyük mücadelesi budur. Aklın ya da düşüncenin analizini yapma çabası da aynıdır. Araştırılan ve adı konmak istenen, bir boyut kazandırılmak istenen tüm soyut kavramların keşif – gözlem serüveni böyle yoğun bir düşünme ve irdeleme çabasıyla başlar. Bunca insan, gördüğü şeyi algılamayı bile zor becerirken, birilerinin kalkıp, görmediği, duyumsamadığı, elindeki çok az, sınırlı verilerden yola çıkarak soyut kavramları analiz ve algılama, anlama, ortaya çıkarma, boyut kazandırma çabası içinde olması çok zor ama aynı zamanda çok yüce ve saygın bir eylemdir. Bu soyut kavram, bazen ‘akıl’, bazen ‘düşünce sistematiği’, bazen de ‘gerçek’ olur. Gerçek, tüm soyut kavramların kökenini oluşturur. Gerçek bilinemeden, gerçeğe ulaşılamadan, gerçeğin boyutu irdelenemeden yapılacak diğer tüm düşünsel uğraşların bir sonuca ulaşabilmesi zordur, ve hatta belki olanaksızdır! Varlığının düşünsel boyutunun, düşünsel güç ve zenginliğinin, gerçeği algılayabilecek ve kavrayabilecek boyutta olduğunu düşünen her bireye açık olmuştur bu analiz kapısı. Ama ne var ki, insanların büyük bir çoğunluğu öncelikle ve yalnızca yemeyi ve içmeyi düşünebilmişlerdir sadece!

Bireyin, kendi varlığının boyutlarını algılama ve anlama gücüne sahip olması, gerçeğin kapısını aralar. Peki, ‘gerçek’ nedir, ne olduğu umulur, ne olmadığı düşünülür; yaşam mı, düşünmek mi, varlık mı, üretim mi, iyilik mi, başarı mı, zafer mi, eğlenmek mi, mutluluk mu, ölüm mü?.. Her bireyin yaşama bakışına, yaşamı yorumlama biçimine göre yanıtı değişir: pek çok insan için yanıt bunlardan biri, ya da en fazla belki de birkaçıdır; basit düşünene yalnızca biri, iyi düşünebilene birkaçı- belki hepsi, ama gerçeği anlayabilene belki de hiç birisi!. İnsanın varlığı, hayvansal varlık düzleminde ve sistematiğinde değerlendirilirse, konu çok basitleşir: doğan, yiyen, içen, büyüyen, yaşayan, ölen?!. Gerçekten ‘gerçek’ bu mu, böylesine basit mi? Ya insanı diğer tüm canlılardan ayıran düşünebilme yetisi, aklı, yaratıcılığı?!. Düşünenin basit olmaya, basit kalmaya hakkı olamaz! Yaşamı, ve hele düşünmeyi basite almak, bir insan için basitliktir. İnsanı diğer canlılardan ayıran; ciddi ve yüce düşünceleri, hedefleri, çabaları, uğraşlarıdır. Bu yüce çalışma ya da çabaların en büyüğü ve en önemlisi ise gerçeği arayışıdır.

İnsan gerçeğe nasıl yaklaşır? İnsan, kendi öz yaşamını, kişiliğini, benliğini yorumlar, irdeler, analizini yaparken; ileri boyutlardaki düşüncelere ulaştığında, çevresinde olanları, yaşadıklarını basit görmeye başlar, düşünsel eylemlerin dışındaki her olgunun anlamı zayıflar, hatta bazen anlamını tümden yitirir! Böylesi durumlar, bireyi yoğun ve derin düşünsel analizlere götürür, vardırır. İşte, gerçeği görebilmeye ilk yönelişler, ilk adımlar! Yaşam iki boyutta algılanır: ilk ve basiti, yaşamı sürdürebilmek için gerekli olan hayvansal düzlem. İkinci ve zor boyutu da, diğer tüm canlılardan farklı olan düşünsel analiz düzlemi. Düşünmeyen canlı, tek boyutlu basit bir düzlem yaşar: hayvansal düzlemi. Ama insanın genelde bulunduğu varsayılan yer ikinci düzlem olur; bu düzlem, bire on, bire yüz, hatta belki bire bin ölçekli, bir dikdörtgenimsi iki boyutlu bir varlık düzlemi! Kolay algılanabilen kısa kenarı sadece yaşamın sürebilmesini sağlayan temel gereksinimlerin oluşturduğu bir boyut; uzun kenarı ise insanın düşünsel varlığını, düşünsel varlığının boyutunu, belki de sonsuzluğu: gerçeği bulabilmenin zor platformu! Düşünsel analiz düzleminin zorlu platformunu kendi içinde salt bir düzlem ya da tek boyut olarak düşünmek de olası değildir. Bu düşünsel düzleme de artı iki boyut imgeleyerek, düşünme ve algılama çabası derinleştirilir. Uzunluğu keşfetmek yetmez; bu gerçeğin sadece bir boyutu, belki derinliği! Artı imgelenen ikinci boyutun niteliği, bireyin duyumsama yetisinin yüksekliği olacaktır. Varılan bu noktadan sonra ulaşılması hedeflenen şey, gerçeğin kendisi olabilmektir. Zaten bireyin kendisi, gerçeğin kendisi olabilmişse, “Tüm Yaşam” ve “Tüm Zaman” kavramlarının algılanmış olması beklenir “O” birey tarafından.. Bu birey, kimi yönleriyle, nitelikleriyle çevresine yabancılaşacağından, ileri düzey derin konularda: örneğin düşünsel analiz ya da “gerçeği” konuşmada, tartışmada sessiz kalmayı tercih edebilir bu konuların yalnızca bireyin iç dinamikleri oranında ve boyutunda yaşanır olabildiğini bildiğinden ve bu gerçeğe varabildiğinden...

İnsanın, düşünsel ya da nesnel, ulaşamadığını düşünmesi ve algılaması zordur. Görülmeyen, dokunulmayan soyut bir kavrama ve olguya boyut kazandırma; ya da bireysel zihin güçleriyle bu olguya kimlik kazandırma düşüncesi, aslında varlığın gizemidir. “Gerçek” basit bir kavram olmadığından, insanların bunu keşfedebilme çaba ve uğraşları en ileri düzeyde saygın bir düşünsel emek olacaktır.

Gerçeğin varlık boyutu ikidir: nesnel ve düşünsel. Yalnızca dokunabildiğini gerçek olarak düşünen, ya da dokunamadığı şeylerin varlığını da zihin gücüyle anlayabilen, algılayabilen.. Bu iki, tümüyle insanların yaklaşım ve yorumuna göredir. Sadece dokunabildiğini ya da görebildiğini gerçek olarak almak, tüm soyut kavramları, olguları reddetmektir! Bu, insanın kendi öz varlığıyla da çelişir. Çünkü insan, nesnelliği ve düşünselliği ile bir bütündür. Nesnel varlığı bedeni ise, düşünsel varlığı da zihinsel eylem ve uğraşlarıdır. Beyin, kimilerince, bir et parçası gibi alınıp basitleştirilerek nesnellik kazandırılsa da, işlevselliği ile insanın düşünsel varlığını sağladığından, basitlikten çok uzak ve hatta insanın ta kendisi olduğunu her zaman ortaya koymıştur. Zihinsel yetersizlikteki bireylerin insan olarak alınması çoğu zaman olanaksızlaşmıştır. Bu nedenle, insanın nesnel varlığı, gerçeklik açısından olandır, geçicidir, yok olmayı bekleyendir. Evet, yaşadığı, var olduğu süreçte gerçektir ama, tüm zamanlar ölçülü genel "Tümel Yaşam"da kalıcı olamadığı için gerçek olarak alınmaz. Bireysel yaşama göre gerçektir insanın nesnel boyutu. Ancak düşünsel varlığı ile insan, düşünsel gerçekliğini ortaya koyar. Ama düşünselliği ile bir değer üretebilmek koşuluyla tabii ki! İnsan, düşüncesiyle ne üretebilir? Yeni bir düşünce sistemi, düşünce sistematiği, varlığa yeni bir boyut, düşünce ürünü yeni bir fikir, var olan bir fikrin ileri boyut versiyonları, bilgi, soyut kavramlara boyut kazandırılarak diğer insanlar tarafından kolay anlaşılır hale getirme.. gibi uğraşı ve artı kazanımlar insanın düşünsel varlığının sonuçları ve kanıtı olacaktır. Tüm bu düşünsel işlevlerin sonunda üretilen, varılan, anlaşılan, ortaya konulan her şey, gerçeğin ta kendisidir. Gerçeğe ancak düşünceyle, düşünmeyle varılır. Yeter ki insan, neyi aradığını bilsin, ‘gerçek’ten ne anladığını bilsin, yaşamdan ve düşünme’den, düşünce’den ne beklediğini bilsin, bilincinde olabilsin! Gerçek, çok basit ama bir o kadar da anlaşılması, algılanması olanaksız gibi duran bir olgu, bir kavramdır.

Gerçeği öğrenmek kolay olsaydı, dünyada yanlış olmazdı; yanlışların çokluğu, gerçeğin zorluğunu gösteriyor. Bireye göre gerçeğin kimliği değişebilir. İnsanların ‘gerçek’ diye algılayabilecekleri, kendi algılama güçleri kadardır. Gerçeğin gerçek boyutu, bireysel düşüncelerin hep ve çok üstündedir. Çünkü gerçek evrenseldir, asla bireyselliğe indirgenemez.

Mahmut Özturan
(Yaşamı Önemsiyorum, 2014)